Cahit Arf'la, ilkin, ITU'deki ogrencilik yillarimda tanisma bahtiyarligina erdim. Buna pek tanisma denemez ya; icinde bulundugum 180 kusur kisilik bir sinifta bize ders veren bir matematikci, efsanevi bir genc adam. Benim varligimdan haberdar bile degil. Istanbul Universitesinden misafir olarak gelmis. O zamanlar, ITU, matematik yetenegi olan ogrencilerin toplandigi bir yer olarak sohret yapmis bir okul. Her halde boyle sohretli ogrencilere ders verme zevkini tatmak, veya istikbalin, kendisi gibi, ustat matematikcilerini kesfetmek istedigi icin. Her ne ise, bu olay pek fazla surmedi; zaten Cahit hocanin o derin kisiligi ve kapsamli bilim anlayisini anlamak, ve beraber olmaktan mutluluk duyulacak dostluguna erismek icin yeterli bir firsat da degildi, tabii.
Aradan uzun yillar gecti; yirmi yil kadar. Rassal olaylar bizi tekrar TUBITAK'da bir araya getirdi. Yil 1963, Turkiye Bilimsel ve Teknik Arastirma Kurumu (TUBITAK) kurulmus; Cahit hoca Bilim Kurulu Baskani, ve eski arkadasim Nimet Ozdas Genel Sekreter. Ben Mobil Oil'un New York'daki merkezinde, Yoneylem Arastirmasi Bolumunde arastirmaci olarak calisiyorum. Bir gun Nimetten bir mektup aldim; TUBITAK'i anlatiyor, ve bana ihtiyac oldugunu yaziyor. Durumu anlamak icin 64 yazinda Ankaraya geldim. Bu kez Cahit hoca ile gercekten tanistim. Beni ilk etkileyen ozeligi, tevazuu, acik sozlulugu ve samimiyeti oldu. Oturduk kirk yillik iki dost gibi sohbet ettik; TUBITAK'in misyonunu, Turkiyede bilimin gelismesi icin tasidigi onemi biraz da cocuksu bir heyecanla uzun uzun anlatti. Kurumun kurulmasinda onemli rol oynamisti; onun icin kurulus yasasini ve temel amaclarini cok iyi biliyordu. Yoneylem Arastirmasinin Turk endustrisinin ve dolayisiyla ekonomisinin gelismesinde buyuk rol oynayabileceginden soz etti. Kendisi de bu konuya, silahli kuvvetlerde bir mikdar bulasmisti. Sonunda, beni, Turkiyeye donup TUBITAK'da gorev alirsam yararli olabilecegime inandirdi, ve anlastik. Bir yil sonra donup TUBITAK'da gorev alacagima soz verdim, ve New York'a dondum. Ilginc bir raslanti daha, Cahit hoca da, bir yilligina, ``Princeton Institute of advance Studies"e geldi. Dostlugumuz asil o zaman olusup pekismeye basladi. Pinceton New York'a yakin oldugu icin sik sik biribirimize gidip geliyorduk.
Bir yillik sure dolunca her ikimiz de yuvaya, TUBITAK'a donduk. O ayni zamanda ODTU, Matematik Bolumune katildi. Bense TUBITAK'da bir Yoneylem Arastirmasi Unitesi kurdum ve ayni zamanda ODTU, Matematik Bolumunde de bir Yoneylem Arastirmasi Yuksek Lisans programi baslattim; tabiatiyla her ikisinde de yonetim gorevini ifa ediyordum. Artik hem TUBITAK'da hem de ODTU'de hoca ile beraberdik, ve tahmin edilecegi gibi, soz gelimi, sadece ictigimiz su ayri gidiyordu. Bu beraberligimiz, hoca ikinci emekliligine ayrilip Istanbula gidinceye kadar surdu. Hele, beni 1968 yilinda, yaka paca TUBITAK Genel Sekreterligi makamina oturttuktlarindan sonraki bir yillik donemde, hoca ile, zorunlu olarak, ayrilmaz olduk.
TUBITAK'a Genel Sekreter olarak atanmamla ilgili bir ayrintiyi anlatmam, Cahit hoca ile iliskilerimi aciklamama yardimci olacak. Hoca bu gorevi bana daha once de teklif etmisti (en uygun kisinin ben olacagima inaniyordu); ben de dusunmeden redetmistim. Boyle yuklu idari gorevleri sevmedigimi belirtmistim. Bu kez acil bir durum vardi; Mustafa Uluoz Ege Universitesi Rektorlugunu ustlenmek uzere Genel Sekreterlikten ani olarak ayrilmisti. Cahit hoca ile birlikte saygi duydugum diger bir Bilim Kurulu uyesi olan Orhan Isik, yumusak bir sekilde baski yapiyorlardi; ``Kisa bir sure icin de olsa gorevi kabul et; bize zaman kazandir." diyorlardi. Gorevi bir yil icin kabul ettim, ve bir de ukalalikta bulundum: ``Bakin boyle onemli bir gorev icin adam aramaya en az 6 ay onceden baslanir. Simdi Bilim Kurulunun onunde tam bir yillik bir sure var; bu sureyi iyi degerlendirirseniz Kuruma iyi bir Genel Sekreter bulabilirsiniz," ve goreve basladim. Suremin dolmasina 6 ay kala, bir Bilim Kurulu Toplantisinda, artik Genel Sekreter arayisina baslama zamaninin geldigini hatirlattim, cunku bu yolda hic bir hareket gorunmuyordu. Bir sure sonra, hala bir hareket yoktu; bir kez daha hatirlattim. Bir yilim dolunca, Bilim Kurulu toplantisinda, Baskan Ord. Prof. Dr. Cahit Arf'in onune istifa dilekcemi koydum. Herkes sasirmis gibi idi. ``Neden?" dedim. ``Hic ayrilmiyacak gibi oyle hirsla calisiyordun, ki artik ise isindigini sandik". Meger bir yil icinde beni bu ise isindirmayi umuyorlarmis. Sikintili bir durum ortaya cikmisti. Cahit hocanin liderliginde Bilim Kurulunda oyle dostca ve babacan bir hava vardi, ki hic bir tatsizlik olmadi. ``Madem ki oyle istiyorsun, yapacak bir seyimiz yok, senin istedigin gibi olsun; biz basimizin caresine bakariz".
Buraya kadar, Cahit hoca ile olan birlikteligimizin kronolojisini, bir olay disinda, cok ozlu olarak, hikaye ettim. Tabiatiyla, on yili asan bu yogun birliktelikten anilarla dopdoluyum. Bunlar arasinda sadece Turk bilim cevrelerinin ilgisini cekecegini tahmin ettigim bir kac olayi ve Cahit hocanin, hayrani oldugum kisiligine ait izlenimlerimi anlatmak istiyorum.
Cahit hoca, ``kendi isim" dedigi matematige tutku ile bagli bir insandi, ama matematigin bilimin her sektorunde seckin bir yerinin oldugu bilincinde idi, ve diger alanlardaki kullanim olanaklarina derin bir nufuzu vardi. Butun bilim dallarina mensup bilimcilerle, onlarin arastirma konularini tartisir, ve cogu kez, bu arastirmalarda hangi matematik teknigin veya aletin kullanilabilecegi hakkinda onerilerde bulunurdu. Cogunlukla da bu oneriler ise yarardi. Bazan da tikanmis bir arastirmanin yolunu acar, ve hatta yepyeni bir yaklasimin yol gostericisi olurdu. En cok konustugu kisiler fizikciler ve muhendislerdi. Ornegin bir makina, veya bir insaat, veya bir elektrik muhendisi ile onun arastirma problemini tartisir, ve onu sasirtirdi, problemi bir profesyonel olcusundeki kavrayisiyla. Bu onerileri kullanarak sonuclandirilan yayinlarda yazarlar listesine -- kendi ifadesiyle -- makaleye bir tek kelime yazmadigi halde adini korlar, ama o bunlari ciddiye almazdi. ``Neden?" diye sorunca, ``benim isim" derdi ``matematik, ben fizikci veya muhendis degilim".
Bir sohbet esnasinda kendisinin bu cok yonlulugunu dile getirip,
``Sen Turkiyenin John von Neuman'isin; neden bu ozeligini ciddiye alip
bu kisilerle daha yogun bir isbirligine girmiyorsun? Bunu yapsan, hem
degisik alanlarda uretken bir arastirici olursun hem de bu alanlarin
gelismesine ciddi katkilarin olur;" dedim.
``Hayir" dedi
``yaniliyorsun; ben bir von Neuman olamam. Sen hic von Neuman'la
karsilastin mi"? ``Hayir" dedim ``karsilasmadim". ``Ben" dedi
``karsilastim; adam o kadar hizli dusunup o kadar hizli
konusuyordu, ki soylediklerini anlayip takip edemedim; hem de bildigim,
yahut bildigimi sandigim matematikti, sohbet konumuz".
Cahit hoca insan sevgisi ile dolu bir insandi, ve de alcak gonulluydu. rutbe, sinif farki gozetmez; her insanla ilgilenir, ciddiye alir ve konusurdu; ve herkesin anlayacagi dili sezer ve o dille konusurdu. Bu kisiligi TUBITAK'daki misyonuna cok uygundu. TUBITAK'in yetki alani icindeki bilimsel disiplinler arasinda ayirim yapmaz hepsinin bu sistem icinde onemli birer yeri oldugunu bilirdi; ve bu sistemi bir butun olarak algilayabiliyordu; yani her bir parcanin diger her bir parca uzerinde etkisi vardi. Ulkede en cok temel bilimlerin desteklenmeye muhtac oldugunu biliyordu, ama bunlari gelistirmek icin onlarin musterilerini gelistirmenin geregine inanmisti. Bir anlamda, bilim sisteminin tum toplumun bir parcasi oldugunun bilincinde idi, ve temel bilimlerin gelismesi icin uygulamali bilimler, uygulamali bilimlerin gelismesi icin uygulama alanlari, bu arada ozellikle endustriyel arastirmalar gelismeli idi. Bunun icin de bir kurumsal yapilanmaya ihtiyac vardi. Bu amacla, TUBITAK, ulkede bilimin ve bilimsel arastirmanin tek adresi olarak gorulen universitelerden baska, meslek kuruluslari (odalar v.b.), endustriyel kuruluslar, saglik kuruluslari, ziraat enstituleri v.b. ile de ilgilenmeli ve onlarin arastirma kurumsal yapilarinin gelismesine yardimci olmali ve destek vermeliydi. Bunun yaninda arastirmayi profesyonel is olarak yapmanin ne demek oldugunu da gostermek gerekliydi.
Bu gun de gecerligi suregelen bu fikirleri TUBITAK, Bilim kurulu ve Arastirma Gruplari platformlarinda hep birlikte, onun liderliginde olusturduk, ve bu fikirlere dayali bazi programlari yururluge koyduk. Marmara Bilimsel ve Endustriyel Arastirma Enstitusu'nun ve Desteklenen Uniteler'in kurulusu ile ilgili programlar bunlarin en belli basli olanlarini olusturur. Bu fikirler, bu gunlerde gelistirilip yururluge konan programlarin da temelini olusturmaktadir. Hocanin ``kendi isi," kokune kadar soyut temel matematik konulari idi, ve rasyonalist felsefenin urunu idi, ama somut ve pratik de onun bilim anlayisinda onemli bir yere sahipti. Onun anlayisinda, elleri kullanmak da akli kullanmak kadar onemli idi. Onun dilinde, elleri kullanmak, ampirik dusunceyi, deney yapmayi simgelerdi. Hoca, bazi kavramlara, biraz da nukte katarak, degisik carpici adlar takardi. Ornegin pratik sonuclara ulasan yaratici muhendislik arastirmalari, onun dilinde `tenekecilik' idi. ``Tenekecilik islerine onem vermeliyiz" derdi. Yukarda da belirttigim gibi, hoca insan sevgisiyle dopdoluydu; ozellikle cocuklari cok severdi. Cocuklari ve gencleri ozel bir dikkatle inceler, onlarda bir ustun yetenek, bir yaraticilik, bir zeka piriltisi kesfetmeye calisirdi. Tabiatiyla, amacin ne oldugunu tahmin edersiniz. Gelecegin bilimcilerini yakalamak. Hocanin, ender de olsa, sevmedigi insanlar da vardi; onlara karsi hosgorusuzdu. Ben bu celiskiyi (insani seven bir kisinin bu hosgorusuzlugunu) yadirgardim. Zaman zaman bu konuyu tartistigimiz olmustur. Bak derdi; yalniz kendisine zarar veren kisilik kusurlari olan insanlari hosgorebilirim, ama digerlerine, topluma zarar veren insanlari asla. Boyle olanlara, anlasyissizliklarini veya carpik saplantilarini yansitan adlar takardi. New York'daki yakinlasma gunlerimizde, bizim iki kucuk cocugumuz vardi. Beraberliklerimizde, hoca bizden cok cocuklarla ilgilenir, malum kesiflerini yapar, tipik ebeveyn duygusalligimizla bizi mutlu eder, koltuklarimizi kabartirdi. Princeton'daki evlerinin cok genis bir arka bahcesi vardi. Bir gun, hocanin esi Halide Hanim bu bahcede bir piknik duzenlemis, cevredeki Turk aileleri ve gencleri davet etmisti. Partiye biz de katildik. Bahcede kendimizi partinin havasina kaptirdigimiz bir sirada, bizim cocuklardan buyugunun ortalarda olmadiginin farkina vardik. Bir muzirlik yapmasindan korktum; aramaya koyuldum, ve kendisini icerde salonda, hemen hemen butun parcalari sokulmus halde bir masa lambasinin onunde, son parcalari sokmeye calisirken gorunce gurledim: ``Cabuk onlari topla ve yerlerine tak". Sesimi duyan hoca iceri girdi, ve manzarayi gorunce bayila bayila gulmeye basladi. Iki yasinda bir cocugun boyle bir isi yapabilmesi inanilmaz bir seydi. ``Birak" dedi; ``cocuk ne isterse yapsin; butun bu isi o mu becerdi?" Ali, sonunda butun parcalari bir araya getirdi ve lambayi yerine, sehpanin ustune koydu, ve hocanin ad takma adetinden nasibini aldi: ``Akilli elli Ali". Hoca bir kesifte daha bulunmustu.